Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı bünyesinde görev yapan binlerce işçi artık aynı soruyu yüksek sesle sormaya başladı:
Yetkili sendika gerçekten işçinin yanında mı, yoksa yıllardır oluşan düzenin devamından mı yana?
Çünkü bugün Bakanlık bünyesinde çalışan bakım personelleri ve diğer işçiler, yalnızca ağır çalışma koşullarıyla değil; hukuksuz uygulamalar, keyfi yorumlar ve yıllardır çözülemeyen kronik sorunlarla mücadele etmektedir.
Üstelik bu sorunların önemli bir bölümü, bizzat yetkili sendikanın imzasını taşıyan toplu iş sözleşmelerinin uygulanmamasından kaynaklanmaktadır.
Yetkili sendika olmak; sadece toplu iş sözleşmesine imza atmak değildir.
Asıl görev; imzalanan sözleşmenin Türkiye’nin her ilinde, her kuruluşunda ve her işçi için eksiksiz uygulanmasını sağlamaktır.
Ancak bugün gelinen noktada işçiler şunu açıkça ifade etmektedir:
Toplu iş sözleşmesi masasında elde edilen haklar, sahada kâğıt üzerinde kalmaktadır.
İşçinin fazla mesai hakkı ödenmiyor.
İşçinin vardiya düzeni keyfi biçimde değiştiriliyor.
İşçinin dinlenme hakkı farklı yorumlarla gasp ediliyor.
İşçinin hak arama mücadelesi ise mahkeme salonlarına bırakılıyor.
Peki o zaman şu soru kaçınılmaz hale geliyor:
Kendi imzaladığı toplu iş sözleşmesini dahi uygulatamayan bir sendika, işçinin hangi sorununu çözebilir?
Yıllar süren mücadeleler, açılan binlerce dava ve verilen emsal kararlar sonucunda toplu iş sözleşmelerine 24 saat nöbet tutan işçilere 3 saat fazla çalışma ücreti ödenmesine ilişkin hükümler eklendi.
Bu düzenleme kolay elde edilmedi.
İşçiler yıllarca dava açtı.
Yargı yollarına başvurdu.
Maddi ve manevi bedeller ödedi.
Ancak bugün hâlâ birçok kuruluşta bu hak uygulanmıyor.
Gerekçe hazır:
“Bütçe yok.”
Bakanlık merkez teşkilatı ödenek göndermiyor.
Kuruluş müdürleri ek ödenek talep etmiyor.
İşçinin hakkı ise bir sonraki aya erteleniyor.
Sonra bir sonraki aya…
Sonra bir sonraki yıla…
Ve sonunda işçiye şu söyleniyor:
“Git mahkemeye ver.”
Soruyoruz:
Bir işçinin toplu iş sözleşmesiyle güvence altına alınmış hakkını alabilmesi için neden dava açması gerekmektedir?
Yetkili sendikanın görevi mahkeme dilekçesi örneği dağıtmak mı, yoksa o hakkın eksiksiz uygulanmasını sağlamak mıdır?
Birçok kuruluşta vardiya planlaması hizmet gereklerinden uzaklaşmış durumdadır.
İşçilerin iddialarına göre vardiya sistemi, bazı yöneticiler tarafından bir disiplin ve baskı aracı olarak kullanılmaktadır.
24 saat çalışma sistemine itiraz eden…
Hakkını talep eden…
Toplu iş sözleşmesinin uygulanmasını isteyen…
İşçiler çeşitli yöntemlerle baskı altına alınmaktadır.
Bunların başında ise vardiya sistemi gelmektedir.
Bugün bazı işçiler;
“24 saati kaldırırız.”
“Sizi 12 saatlik vardiyaya geçiririz.”
“Günde üç vardiya çalıştırırız.”
şeklindeki söylemlerle karşı karşıya kaldıklarını ifade etmektedir.
Oysa vardiya sistemleri, işçiyi cezalandırmak için değil; hizmetin sürekliliğini sağlamak için vardır.
İşçinin yaşam düzenini bozacak şekilde kullanıldığında ise çalışma barışına zarar verir.
Peki bütün bunlar yaşanırken yetkili sendika nerededir?
En çok tepki çeken uygulamalardan biri de tamamlama nöbetleri konusudur.
Bazı kuruluşlarda bakım personellerinin istirahat süreleri, kuruluş müdürlerinin yorumlarına göre değiştirilmektedir.
Önce işçinin dinlenme süresi kesinti konusu yapılmakta…
Ardından “eksik saat çalıştın” denilerek aylık çalışma süresi üzerinden açık oluşturulmaktadır.
Sonrasında ise işçi tamamlama nöbetlerine çağrılmaktadır.
Yani işçi;
24 saat görev yapmakta,
istirahat süresinden kesinti yapılmakta,
eksik çalıştığı iddia edilmekte,
ardından yeniden göreve çağrılmaktadır.
Aynı Bakanlığa bağlı başka kuruluşlarda ise işin mantığını bilen yöneticiler, bakım personelinin vardiyasını bütün olarak değerlendirmekte ve çalışanı mağdur etmemektedir.
Peki aynı toplu iş sözleşmesi, aynı Bakanlık ve aynı unvan altında çalışan işçiler neden farklı uygulamalara maruz kalmaktadır?
Bu eşitsizlik neden yıllardır çözülememektedir?
İşçiler arasında en çok tartışılan konulardan biri de budur.
Yetki dönemlerinde kurum yöneticilerinin etkisinin arttığına ilişkin iddialar ve sahadaki gözlemler bulunmaktadır.
İşçiler şu soruyu sormaktadır:
Yetkinin devamı, aidat düzeninin sürmesi ve örgütlü yapının korunması konusunda kurum idarecilerinin etkisinden faydalanıldığı yönündeki eleştiriler ortadayken; aynı yöneticiler toplu iş sözleşmesini uygulamadığında sendika onlarla gerçekten mücadele edebilir mi?
Daha önemlisi:
Mücadele etmek ister mi?
Çünkü bağımsız sendikacılık, gerektiğinde işverenle karşı karşıya gelebilmeyi gerektirir.
Üyenin hakkı için bedel ödemeyi gerektirir.
İşverenle iyi ilişkiler kurmak başka şeydir.
İşverenin yanlış uygulamaları karşısında sessiz kalmak ise bambaşka bir şeydir.
Bugün işçiler şunu sorgulamaktadır:
Kendi üyesi yerine işveren anlayışına yakın duran kuruluş müdürlerinin yanında yer aldığı düşünülen il başkanları ve temsilcilerle yürümeye Öz Sağlık-İş Sendikası daha ne kadar devam edecektir?
Öz Sağlık-İş Sendikası ne zamandan itibaren imzaladığı toplu iş sözleşmelerini Türkiye’nin tüm illerinde eksiksiz uygulatabilecektir?
Ne zaman üyeden gelen gücü, bürokrasiden gelen rahatlığa tercih edecektir?
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı işçileri artık sadece toplu iş sözleşmesi imzalanmasını istemiyor.
İmzalanan sözleşmelerin uygulanmasını istiyor.
Mahkeme kapılarında hak aramak istemiyor.
Fazla mesaisini zamanında almak istiyor.
Vardiya tehdidiyle susturulmak istemiyor.
Tamamlama nöbetleriyle cezalandırılmak istemiyor.
Aidat ödediği sendikanın, işveren karşısında gerçekten kendisini temsil etmesini istiyor.
Çünkü sendikacılık;
işçiye “idare et” “İş verenin takdiri” demek değildir.
Sendikacılık;
işvereni memnun etmek değildir.
Sendikacılık;
zor zamanda işçinin yanında durabilmektir.
BUNU GÖZE ALAMAYAN, KONFORUNU TERKEDEMEYEN, HİÇ BİR SENDİKACI O ÇATI ALTINDA YER ALMAMALIDIR!
Son olarak:
ASHB’ de yetkiyi cepte görmek büyük hatadır!
Sağlık Bakanlı’nı, ASHB’ ye tercih etmek de büyük hatadır!
Subscribe to get the latest posts sent to your email.